Venedik Mimarlık Bienali Türkiye Pavyonu’nda Neyi Sergileyecek?

Venedik Mimarlık Bienali Türkiye Pavyonu’nda Neyi Sergileyecek?

Venedik Bienali 14. Uluslararası Mimarlık Sergisi Türkiye Pavyonu için yürütülen kapalı devre seçim protokolünün bu yıl gösterime girecek 15. serisi için iki aşamalı açık çağrı yöntemine gidilmesi mimarlık ortamı açısından farklılık ve yeniliklere açık bir adım olarak değerlendirilmiş olmalı ki görece kısa bir süre içinde 36 adet öneri ilk aşamaya gönderilmiş durumdaydı. Bir ay sonrasında ise 9 önerinin ikinci aşamaya kaldığı duyuruldu. 2015’in son haftalarında Teğet Mimarlık kurucuları Mehmet Kütükçüoğlu ve Ertuğ Uçar ile Feride Çiçekoğlu koordinatörlüğündeki “Darzana” isimli önerinin seçildiği ilan edildi. Ancak söz konusu ilan İKSV’nin web sitesinde ve diğer mimarlık platformlarında seçilen projenin içeriğiyle ilgili yüzeysel bilgiler, seçim komitesinin tercihini özetlediği düşünülen muğlak bir not eşliğinde paylaşıldı:

Seçici Kurul, yaptığı değerlendirmede Açık Çağrı’da tanımlanan önceliklere yoğunlaşırken Venedik Bienali’nin yapısını da göz önünde bulundurdu. Venedik Bienali 15. Uluslararası Mimarlık Sergisi’nin küratörü Alejandro Aravena’nın ana sergi için belirlediği kavramsal kurgunun yanında Türkiye’deki mimarlık ortamının ve uluslararası camianın projeye nasıl yaklaşacağı muhtelif başlıklar altında irdelendi.

  • Her biri kendi içinde farklı nitelikler barındıran dokuz proje arasından Darzanà’nın,
  • Yerel değerlerle evrensel kavramları bütünleştiren yapısı,
  • Projenin Alejandra Aravena’nın tema metniyle doğrudan ve dolaylı olarak farklı kanallardan iletişim kurması,
  • Türkiye Pavyonu ziyaretçilerine kısa süreli veya uzun soluklu ziyaretlerde farklı deneyimler sunabilme derinliği,
  • Proje ekibinin ürettikleri proje bağlamında yetkin ve etkin bir küratöryel anlatı ve bununla ilişkili bir sunum geliştirmiş olması,
  • Kavramsal ve somut unsurlar açısından yerel, bölgesel ve küresel ölçeklerde farklı açılımlara olanak tanıma potansiyeli

gibi nedenlerle Venedik Bienali 15. Uluslararası Mimarlık Sergisi kapsamında Türkiye Pavyonu’nda yer alması uygun görülmüştür.

Seçici Kurul’un 15. bienalin küratörü olarak belirlenen Alejandro Aravena’nın seçtiği “Reporting From the Front/Cepheden Bildirmek” başlığına “uluslararası camianın ve Türkiye’deki mimarlık ortamının nasıl yaklaşacağının” irdelenişini nasıl yönettiği merak konusu. Yerel mimarlık ortamının saygıdeğer figürlerinden oluşan Seçici Kurul’un “yerel değerlerle evrensel kavramları bütünleştiren yapısı” gibi bir ifadeyi kuramsal birikimleriyle bağdaştırarak nasıl kaleme aldıkları bir başka merak konusu. Çağrısı açık ama sonucu gayet kapalı bir durum olduğundan, diğer maddelere eldeki veri eksikliğinden dolayı kıyaslamalı bir şekilde temas etmek şu aşamada mümkün değil. Neden böyle bir kapalılığa yönelindiği konusunda ise gönderilen diğer öneriler kendi içlerinde ve bir arada değerlendirildiğinde bir dizi spekülasyonda bulunmak mümkün.

 

Abdi Güzer’in Pandora’nın Kutusunu Mühürlemek başlıklı önerisi, Aravena’nın “statükodan kurtulmayı başaran mimarlık örneklerine odaklanma ve bunlardan öğrenme” argümanını dikkate alarak, Türkiye’de kentin içine sıkışmış az sayıdaki nitelikli çalışmanın umut ışığı olamayacağı, radikal bir yaklaşım olarak kentlerin aşındırıcı etkilerden arındırılması anlamında “kentin/kent dokusunun geri sarılması” şeklinde isimlendirdiği düşünsel ölçekte radikal ve ütopik öneriler üzerinden bir cephe kazanımı ve zihniyet değişimi öngörüyor.

Mitolojik bir analojiye referansla kentlerin güncel vaziyetini içi kötülüklerle dolu “Pandora’nın Kutusu”nun açılmasıyla eşdeğer kılmak ve kutuyu bir daha açılmamak üzerine tüm kötülükleri geri koyup mühürlemek düşüncesi mimarlık alanını kolayca işgal edebilen analojilerin derinlemesine düşünülmeden hızlıca tüketimi naifliğine savrulan, karmaşık akışlarla örülü tarihsel-kültürel vakaları yassılaştırma, düzeltme ve düzenleme motivasyonlarının sıradan tehlikelerini göz ardı eden yaklaşımlardan biri gibi görünüyor. Belki de, mevcut politik atmosferin açık ya da örtük benzer düşüncelere uygun bir iklim ürettiği ortamda soluk alıp vermenin sonucu olsa gerek.

 

Arman Akdoğan ve Ömer Selçuk Baz’ın In Transit/Nakil Halinde başlıklı önerisi uzun bir süredir etkin olan mülteci akışının ortaya çıkardığı krizler çerçevesinde mülteci kamplarının projelendirilmesi, işletimleri, nitelikleri ve açmazlarını duygusallığın ötesinde mimarlık disiplininin barındırdığı ve diğer disiplinlerle işbirliği içinde geliştirilebileceği araçlar ve bilgi içeriğiyle yeniden düşünmeye davet ediyor.

Geçicilikleri nispetinde bulundukları yerlerden yalıtılmışlıklarından dolayı, Fransız antropolog Auge’nin “non-place/yer-olmayan” kavramı içinde değerlendirildiği söylenen mülteci kamplarındaki ortalama yaşam süresinin yedi ile on beş yıl arasında değiştiği, bu sürenin de kabaca bir kuşağın ortaya çıkışı anlamına geldiği düşünüldüğünde, niceliksel geçicilik atfedilen sürelerin aynı zamanda niteliksel farkları aktüelleştirdiği, dolayısıyla yer-olmayan kategorileştirmesinin dışında ele alınması gerekliliği görülebiliyor.

Öneri kabaca yukarıdaki tespitlerin çerçevelediği şu soruları gündeme taşımaya niyetleniyor: kamp yeni yaşam, mülkiyet ve paylaşma modelleri geliştirmenin zemini olabilir mi? Söz konusu acil durumları ele alma dağarcığı mülteci kampının ötesine genişletilebilir mi? Göç karşısındaki anlayışımızı ve çözümlerimizi olağan karşıtlıklar jargonu –tarafsız/bağlamsal, göçebe/yerleşik, kalıcı/geçici- ötesinde nasıl güncelleyebiliriz? Gelecekte daha çok insanın yaşama mekanını etkilemesi muhtemel bir meseleye mimarlar nasıl müdahil olabilirler? Sorular, hem geçici hem kalıcı, umut vadedebilen, esnek ve öz-sürdürülebilir olabilecek bir yer geliştirmenin olanaklılığını araştıran, tartışan ve alternatiflerini test etmeye yönelik bir sorunsal inşasının taşları olarak ortaya konuyor.

Ancak bununla yetindiği söylenemez. Aksine, görüşmeleri 1965’de başlayan, yarışma ilanı 1969’da yapılan Peru’nun Lima kentindeki bir mahallenin geliştirilmesi için savaş-sonrası uluslararası ortamın ayrıksı 13 figürünün davet edildiği ve aynı sayıda Perulu mimarın seçimi için yapılan ulusal yarışma sonrası bir araya geldiği, Birleşmiş Milletler destekli, PREVI (Proyecto experimental de vivienda/Deneysel Toplu Konut Projesi) girişimine atıfta bulunarak mülteci krizinin çözülmesine yönelik doğrudan, geniş kapsamlı ve tutarlı bir yaklaşım olarak bir nevi hiper-teknokrasi deneyi olmaya aday olacak şekilde mimarlar ve uzmanlardan teşkil bir konsorsiyum öneriyor. “İlk-kent” alt başlıklı, iyimserlik yüklü bu deneysel ütopyanın, mimarlığın temas ettiği yerde mucizevi bir iyileştirici güç olabileceği yönündeki iflah olmaz inancın eseri olduğu söylenebilir.

 

Esra Akcan’ın Architecturefugee/Mimarimülteci başlıklı önerisi içeriğinin provokatifliği ile öne çıkan bir derleme. Yaşanmakta olan mülteci krizi üzerinden mültecinin/mülteciliğin mimarlık birikimi içindeki tarihsel ve kuramsal boyutları araştırmaya yönelen öneri, yurtsuzluk kavramına bağlanan insan hakkı rejimleri, sivil itaatsizlik, kurumsal rejimler gibi bir dizi oluşu tanım ve sınırlarını krize sokarak ulus-ötesi yapılara, yeni bir misafirperverliğe ve kozmopolitik etiğe davetiye çıkarmayı deniyor. Dört ayrı yerleştirme ile iç içe geçmiş bir tarih kurgusunu görselleştirerek deneyime açmaya çalışıyor: “Mülteci Mimarlar” yerleştirmesi İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi ve sırasında Türkiye’de mimarlık yapan göçmen mimarlar üzerine bir araştırmayken, “Mülteciler için Mimarlar” yerleştirmesi misafir işçi programı, askeri darbe, makul sayılmayan siyasi-etnik kimlikler yüzünden Türkiye’den Berlin-Kreuzberg’e göçen bireylerin konutlarının kentsel dönüşümünü izlemeye çalışıyor. Merkezdeki içi su, çeperi saran labirent yüzeyleri biber gazı dolu, yarı-saydam “Mülteci Evi” isimli yerleştirme ise özelde Suriyeli mültecilerin dramlarına, Gezi olaylarına, genelde yurtsuzluk, sivil itaatsizlik, mülteci-evsiz, aktivist-evsiz gibi konumlanmalardaki bireylerin devlet denen siyaset makinelerinin sebep ve sahne olarak sergilediği trajedi ve şiddeti temsil etmeye yönelen iç içe hikayelerin metaforu olarak öneriliyor. Yeni-misafirperverlik ve kozmopolitik etik mecazı olarak kurulan “Platform” ise Suriyeli mülteciler ve yurtsuzluk konuları üzerinde çalışanlar için performatif bir zemindir.

Akcan’ın önerisi ilk bakışta çarpıcı olmakla beraber iç içe geçirmeye çalıştığı farklı tarihsel hikayelerin özgül karmaşıklıklarına yoğunlaşacak bir şekilde temas etmeden temsiliyet düzleminde erekselleştirdiği başlıklara dair kolajlar olarak araçsallaştırdığını düşündürtüyor.

 

Dicle Uzunyayla, Nurgül Yardım ve Suranda Nanayakkara’nın Manifacto/CariBeyan önerisi mülteci kamplarına yönelik mevzuat içeriğini kuran, resmi dil vakumuna tek başına vakur ifadelerle yerleşen devleti, “anti-mevzuat” olarak tanımlanan gerçek öznelerin cari koşullarını ortaya koyan görüşme tutanaklarıyla krize sokmaya çalışarak mültecilerin kent hakkını ele alıyor.

 

Merve Bedir ve Brendan Cormier “After Gezi/ Gezi Sonrası” başlıklı önerilerinde safkan bir mimarlık sergisi yerine tasarım, kent, emek ve kolektivite hakkında geniş bir yayılımla konuşabilmek üzere, protesto hareketlerini ortaya çıkaran mesele ve temaşanın ötesine evrilerek zaman içinde kentte farklı mekan ve farklı eylemler ortaya çıkaracak fikirleri ve tavırları somutlaştırmasının örneklerini Gezi olaylarını takip eden iki yıl içinde görünürlük kazanan Mülksüzleştirme Ağları, Düzce Evsiz Kiracı Depremzedeler Kooperatifi ve Düzce Umut Atölyesi, Kuzey Ormanları Savunması, Herkes İçin Mimarlık, Özgür Kazova Tekstil Kooperatifi, Matbah-Mutfak beş olay/oluşumla sergilemeyi seçiyor.

 

Sinan Logie ve Yaşar Adanalı ikilisinin Front everywhere, hope everywhere!/Her yer cephe, her yer umut! önerisi Türkiye’de son on yılda yüksek bir ivmelenmeyle doğal ve sosyal dokular üzerinden geçen çimento dalgasının mimarlık kültürünü bir gayrimenkul faaliyetine indirgerken, ülkenin de çimento ve demokrasi arasında salınan bir sarkaca dönüştüğü saptamasıyla çizdikleri genel çerçeve içinde, umudun tasarlanabileceği ve alternatiflerinin inşası için ölçeklendirilebileceği düsturuyla umut cephesi aktörlerini bir araya getirecek uluslararası bir tartışma alanı oluşturmayı amaçlıyor.

 

Yelta Köm, Elif Çiğdem Artan, Eray Çaylı ve Hayrettin Günç ekibinin “Inhabiting the Threshold/Eşikte İkamet” başlıklı önerisi siyasi çalkantı, silahlı çatışma, hukuki belirsizlik, rant odaklı kentsel dönüşüm gibi etkiler sonucu çalışma ve yaşama koşullarını kuşatan istiktarsızlıklara bağlı olarak yarı-zamanlı çalışmanın, göçmenliğin, kısa dönemli ardışık kiracılığın dünya nüfusunun giderek genişleyen bir kesimi için sürekli bir gerçekliğe dönüştüğünün altını çiziyor. Söz konusu durumun küresel boyutta hacim kazanmasının eşik olgusunu başlı başına bir mekana dönüştürdüğünü iddia ediyor. Bu çerçeveden hareketle, “eşikte ikametin mimarlığı neye benzeyebilir?” sorusunu sınıfsal, siyasi, hukuki, kentsel başlıklarıyla karakterize olan mekânsal yerleştirmeler aracılığıyla irdelemeye çalışıyor.

 

Yukarıda kabaca sözü edilen önerilerin ortaklaştığı bir alan var: her birinin mevcut siyasi iradenin, hele ki uluslararası bir ortamda, sergilenmesini, deneyimlenmesini, tartışılmasını takdir ve tasvip etmeyeceği konulara, olaylara, oluşlara, tarihsel okumalara temas etmeleri. Dolayısıyla, seçilen önerinin diğer önerilerden ayrışan özelliğinin süregiden politik atmosferde güzel tınlayacak bir akordu tutturabilmesiyle ilgili olmalı. Yaratıcı bir etkinliğin her türlü halkla ilişkiler yürütücülüğü için hevesli olan ancak etik sorumluluğunu üstlenme konusunda tedirgin ve gönülsüz olduğu söylenebilecek İKSV’nin mevcudiyetinin sürdürülebilirliği endişelerine denk düşmeyen bu öneriler yerine, “discover the potential/potansiyeli keşfet” temalı pazarlama gösterisine katılabilecek, rafine bir tasarım ekibinin zihinlerinden özveri ve özenle damıtılacak tarihselci bir paketin seçilmiş olması, geçiştirilecek ve önemsiz sayılacak bir konu değil.

 

Yazar

7 Ocak 1972 İstanbul doğumlu. Sırasıyla, 1990-1995 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi'nde mimarlık lisans, 1995-1998 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde yüksek lisans, 2007-2013 yılları arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Tarihi ve Kuramı Programı'nda doktora eğitimini tamamladı. Tarih ve kuram odaklı düşünme ve yazma denemelerini farklı zeminlerde sürdürüyor.

1 comment

  • Özellikle kamusal temsiliyetleri üstlenen imalatlara ilişkin gerekçelendirme raporları için, “ne ne için ne zaman nerede ve kim”leri tek tek işaretlemek asla yeterli olmamalı, aralarında kurulan ilişkiler ya da ilişki önerileri, hep birlikte öğrenebilmek için, önemli figürlerden oluşan bir zarf seçkisinin içlerine konulmak yerine, şeffaflaştırılmalı; çeşitli okumalara açık hale getirilmeli.

    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir