Mimarlık ve Sanat Kuramlarında Güncel Meseleler ve Türkiye Gündemi

Mimarlık ve Sanat Kuramlarında Güncel Meseleler ve Türkiye Gündemi

İTÜ Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı, Mimari Tasarım ve Kuram dersinin kapanış paneli olarak düzenlenen bu etkinliğin herkese açık bir ortamda gerçekleştirilmiş olmasının büyük bir avantaj olduğunu söyleyerek başlamakta fayda var. Sibel Bozdoğan, Vasıf Kortun ve Ertuğ Uçar’ın konuşmacı olduğu panelde toplumsal ve mesleki pozisyonlarının çeşitliliğinin izleyiciye de yansıdığını söylemek ise ne yazık ki zor. Dolayısıyla izleyici profilinin neredeyse tamamının mimarlardan oluşması nedeniyle tartışma mimarlığın güncel pratiğine odaklanmış oldu, fakat bu sırada dünyada ve Türkiye’de özellikle kent sahnesinde olan bitenin de hatırlanması ve sorgulanması için iyi bir fırsat yakalandı.

Panel Vasıf Kortun’un “otoritenin tarafsızlığı” kavramını ortaya atması ve özellikle Türkiye gibi demokrasiler için üniversitelerin ve kültür kurumlarının mecburen taraf olmaları gerektiğini hatırlatması ile başladı. Aslında bu, panelin tüm tartışmalarının arka planında bulunan “var olan düzen içinde alternatif üretmek mümkün mü?” sorusunun bir uzantısı olarak da görülebilecek ve sıklıkla sorgulanmasında fayda olan bir kavram.

Sibel Bozdoğan bu noktada özellikle üniversiteler için öğrencinin bir baskı unsuru olması gerektiğini hatırlatırken pek çok mimarlık ve tasarım eğitiminin bu bağlamda yeniden şekillendiğine de dikkat çekti. Bozdoğan kuram alanında güncel olan iki durum olduğundan bahsetti. Birincisi ölçek değişimi/kayması. Bugün kentleri gezegen ölçeğinde bile tartışmak mümkünken sadece bölgesel sınırların yetersiz göründüğüne değindi. Şehirlerin tarihini yazarken bile artık sadece kente bakarak yazamadığımızı, daha geniş bir çerçeve çizmek gerektiğini ifade etti ve bu konuda William Cronon’un Nature’s Metropolis’ini örnek verdi. Kitabın içindekiler sayfasına şöyle bir göz atmak bile, aslında kent tarihinin ne kadar çok bileşeni içerdiğini ve binaların yapım tarihinin çok ötesine geçerek kenti geniş bir perspektiften görmemiz gerektiğini yüzümüze çarpıyor.

İkinci güncel durum ise kentsel politika ve nasıl alternatif mekânsal pratikler kurgulayabiliriz sorusu. MOMA’nın Uneven Growth: Tactical Urbanisms for Expanding Megacities sergisi ile dünyanın büyük metropollerindeki yeni mimari imkânları ortaya koyuşu aslında alanda ciddi bir değişime işaret ediyor. Mega strüktürlerin yükseldiği metropollerde bir yandan da “küçük mimarlıklara” yer olması ümit verici, hatta bunların özellikle Gezi’den sonra burada da konuşulur oluşu insanı gerçekten rahatlatıyor. Bozdoğan, öte yandan, “küçük güzeldir” gibi kuramların ve bunların katılımcı, paylaşımcı, mütevazı mimari yansımalarının 1960’larda gündeme geldiğini hatırlattı. Fakat 60’ların Dropcity gibi alternatiflerinin hep muhalif ve marjinal olduğuna, halbuki şimdiki küçük mimarlıkların sistemin içinde çalışabilecek aktörler olduklarına dikkat çekti.

Burada Vasıf Kortun’un konu hakkındaki yorumunu durup düşünmekte fayda var: hem büyük inşaat şirketlerinde çalışıp hem de bu küçük mimarlıkları yapan aktörler var ve bu bir akışkanlık sağlıyor, fakat bununla gerekli değişim sağlanır mı, bu durum kendini tarihselleştiriyor mu? Bozdoğan büyük bir değişim gerçekleşmese de şu an başka bir alternatif göremediğini söylerken Harvard’da bu konuda çalışan pek çok stüdyo olduğunu belirtti. Kortun’un “üniversitede bunu yaparsın, sonra gider betonu çakarsın” tepkisi ise gerçekten üzerinde düşünülmesi gereken başka bir duruma işaret ediyor.

Bu noktada uygulamanın içinden konuşan Ertuğ Uçar’ın kendi ofis pratiklerini aktarması tartışmayı genişletti. Ofis olarak iki tip proje yaptıklarını belirten Uçar, soft projeler adı verdikleri müşteri, arazi, program ya da para gibi girdilerden biri ya da birkaçının olmadığı projeler de tasarladıklarını ve ofis olarak yapmak istemedikleri projeler bulunduğunu belirtti. Artık marka konut projesi yapmamayı seçmiş olduklarını ifade etmesi ile Türkiye’deki güncel mimari pratik panelin en çok tartışılan konusu oldu.

Politika ve mimari uygulama tartışmaları elbette Türkiye’de kamunun konumunun irdelenmesine yol açtı. Bozdoğan Türkiye’de kamu sektörünün de bir developer olduğuna ve buradaki çelişkinin kaynağının kamunun amacının kullanıcının çıkarlarını korumakken ‘developer’ınkinin kar etmek oluşundan kaynaklandığına dikkat çekti. TOKİ’nin pozisyonu ve belediyelerin belediyecilik yapamayıp merkezi hükümetin kentsel kararlarda rol oynaması nedeniyle Türkiye’de bu süreçlerin çökmüş durumda olduğunu hatırlattı.

Uçar kendi deneyimlerinden bazı durumlarda bir diyaloğun mümkün olduğuna değindi ve Konya’da gerçekleştirdikleri Otizm ve Down Sendromu Yaşam Merkezi’ni örnek verdi. Bozdoğan da 60’larla en büyük farkın bu olduğunu, sınırların o zamanki kadar keskin olmadığını ve müzakerenin mümkün olduğunu belirtti. Düzenin neresinde hangi aktörlerle nasıl çalışılır bunu araştırmak gerektiğine dikkat çekti. Mimarlar süreci eleştirirken bu süreçten pay da alıyorlar, dolayısıyla bu çelişkiyi sürekli gündeme getirmenin ve işi nasıl yaptığını sorgulamanın gerektiğini de ifade etti. Türkiye’de mimarlık alanında TOKİ blokları yapmak ile Mimarlar Odası’nın yaptığı gibi projeleri mahkemeye vermek arasında bir şeyler olması gerektiğini, onun da bu küçük mimarlıklar olduğunu tekrar etti. Bu noktada Ayşe Şentürer, üniversitede rahat bir üretim ortamı olduğunu ve bu deneyimle gündelik hayata gidenlerin farklı yollar aradıklarını, kooperatif mimarlık ofislerinin bunlardan birisi olduğunu hatırlattı. Bu prensiple çalışan Shop Architects’in daha önce Gehry’ye verilmiş olan Barclays Center projesini almış olmalarının oldukça önemli olduğuna işaret etti.

Bu panelin yarattığı izlenim şu: alternatif mekânsal pratikler yaratma arayışlarının ve bunların kuramsal arka planlarının mimarlık ve kent gündeminin her türlü aktörünü meşgul ettiği ortada. Her ne kadar bunu pek çok üniversitenin eğitim programında görmek mümkün değilse de özellikle genç kuşağın böyle bir dert sahibi olduğunu ve bu konuda pek çok soru türetebildiğini görmek, kent içinde uzlaşmaların yollarının bulunabildiğini duymak gerçekten ferahlatıcı. Yine de Kortun’un paneldeki bir yorumuyla bitirmek iyi olabilir: şehri mimarlar yapmıyor, aktörlerden sadece biri, dolayısıyla yeteri kadar önemsemek lazım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir